Tıp doktoru olduktan sonra
mecburi hizmetini, Sinop vilayeti, Boyabat kazasında yapmıştır. Aynı zamanda
ihtisas olarak çocuk doktorluğu dalını seçmiş, bu yönde eğitim
hazırlıklarına başlamış.
Mecburi hizmet süresini
tamamlaması sonrasında, 1927 yılında İstanbul’a dönmüş ve İstanbul
Üniversitesi – Tıp Fakültesi Çocuk hekimliği öğretim görevlisi Prof. Dr.
Kadri Raşit Paşa (ANDAY)(1) yanında eğitimine devam ederek, üçüncü yıl sonunda (1929
yılında) ihtisasını çocuk doktoru olarak tamamlamıştır.
Çocuk Doktoru olduktan
sonra 1929 yılında Konya Doğum ve Çocuk Bakım Evi’ne tayin edilmiş ve 1936
yılına kadar (7 yıl ) Konya vilayetinde görev yapmıştır. 1931 yılında Mualla
ULUS hanımla evlenmiş. Bu evliliğinden 1937 yılında kızı Fatma Duygu ( KONUK
) doğmuş.
Konya vilayetindeki görevinden
1936 senesinde Ankara Doğum ve Çocuk Bakım Evi’ne tayin olmuş ve Çocuk
doktorluğu görevine burada devam etmiş.
İki tıbbi eser yazmıştır. İlk eseri 1944
yılında basılmış aşağıda açık tanımı verilmiş kitap olup, bu kitabı Milli
Eğitim Bakanlığı satın almış ve yıllarca orta mekteplerin son sınıflarında
ders kitabı olarak okutulmuştur.
Araştırma konusu olarak
Mayıs-2005 yılında yazmaya karar verdiğim bu konu ile ilgili değişik
zamanlarda aile büyüklerimden, yeri ve zamanı geldiğinde geçmişe dair
yapılan sohbetler sırasında kaydettiğim konuları bir araya getirerek
bizlerden sonra gelecek genç nesillere bilgi olarak kalması amacıyla yazılı
hale getirdim.
Dr. İbrahim Sami ULUS’ un büyük
dedesi olan, Hacı İBRAHİM, Kastamonu vilayeti, Safranbolu kazası, Ulus
nahiyesine bağlı Alpu köyünde yani yeni adı ile Aşağıköy’de M.1818 yılında
doğmuştur. M.1841 yılında 23 yaşında daha henüz evlenmeden köyünden
ayrılmış. Yaya olarak Bartın kazasına gelip, buradan tarihi Yalı
İskelesi’nden diğer yolcular ile birlikte ırmak yolundan Boğaz mevkisine
gelmişler. Bir gece Boğaz İskele Hanı’nda konaklamışlar. Ertesi gün Hacı
İBRAHİM ve beraber geldikleri diğer yolcular ile birlikte Amasra İskelesi
yönünden yol almış gemi ile İstanbul’a gelmiş ve Üsküdar semtine yerleşmiş.
Hacı İBRAHİM köyünden ayrılıp o
yıllarda İstanbul’a gelip yerleşmesine sebep, Aşağıköy’deki evlerinde ailesi
ile birlikte ikamet ederlerken annesi mısır unundan ocakta kömeç pişirmiş.
Eski köy evlerinde ocaklı odaların ocak yanlarında ahşap el işçiliği ile
yapılmış dolaplar ve bu dolapların bir parçası yine ahşaptan yapılmış önü
açık gözlü yerler vardır. Bunlara yöresel adıyla “Terece” denilmektedir.
Annesi kömecin yarısını o yıllarda Aşağıdere mahallesinde ikamet eden
damadı
(enişteleri) yanlarına ziyaretlerine geleceğinden, ona ikram etmek
niyetiyle terecelerden birinin içine saklamış. Hacı İBRAHİM yemek pişirilen
ocaklı odaya girdiğinde, ocak yanındaki dolabın terece gözü içinde kömec
olduğunu bir tesadüf fark edip, onu afiyetle yemiş. Ertesi gün damatları
ziyaretlerine geldiğinde ise anneleri yaptığı kömeçten ona ikram etmek
istemiş. Ancak terece içinde sakladığı kömeci bulamayınca hayal kırıklığına
uğrayarak, evde kızılca kıyamet kopmuş. Aile içi tartışmanın ilerlemesi ile
birlikte Hacı İBRAHİM annesine kızgın bir ifadeyle, “Öğlen vakti harman
yerinde ekin yığınını yığdıktan sonra eve gelip, yoğurtla doğrambaç yaptım,
karnımı doyurdum. Bu evin işini yapan, evin oğlumu daha değerli, yoksa damat
mı değerli?.” şeklinde ifadeler içeren sözler sarf edilmiş. Tartışmanın dozu
biraz fazlaca olmuş ki; Hacı İBRAHİM ertesi gün diğer eniştesi HÜSEYİN' nin hanımı ve aynı zamanda kapı komşuları olan ablası İSMET’ in
yanına giderek, “Bana erzak hazırla uzak yola gideceğim “ demiş. Bu türden
aile içi tartışma sonrasında onun köyünden ayrılmasına sebep olduğu şeklinde
anlatım vardır.
Hacı İBRAHİM, İstanbul’da birkaç
yıl çeşitli işlerden geçimini sağlayıp yerleşik hale geldikten sonra
kardeşlerini yanına almak istemiş. Diğer kardeşleri Hacı HASAN ve Hacı
HÜSEYİN’ de aynı yolu takiben İstanbul’a gitmişler. Hacı İBRAHİM ve erkek
kardeşlerinin ablası ve aynı zamanda köyde evlerine yakın kapı komşusu olan
İSMET ise günümüz Bartın İli – Ulus İlçesi – Aşağıköy’de
(Alpu Köyü) M.1810 yılında doğmuş. Aynı köyde ikamet eden, HÜSEYİN Çelebi ile
M.1828 yılında evlenmiş. Onlar ise Aşağıköy’de tarım ve hayvancılık
faaliyetleri ile yaşamlarını sürdürmüşler.
O yıllarda İstanbul’a gidip,
Üsküdar semtine yerleşen Hacı İBRAHİM, M.1849 yılında Osmanlı Padişahı
Sultan ABDÜLAZİZ’ in saltanat döneminde saraya görevli olarak girmiş. Uzun
yıllar sultan sarayında memuriyet görevleri sırasında kendisi iyi izlenmiş
olmalı ki; son olarak Kilerci Başlığı memuriyet derecesine kadar
yükseltilmiştir.
Kendisinin sultan sarayında
görevli, nüfuz sahibi memur olmasından dolayı sonradan İstanbul’a gelen
ortanca kardeşi Hacı Hüseyin’i yine sultan sarayına bağlı bir başka
memuriyet görevine başlamasına yardımcı olmuş. Kardeşinin görevi Osmanlı’nın
Anadolu Eyaletine bağlı vilayetlerdeki Haremeyni Şerfeyn Vakıfları(2)
tarafından toplanan para, vesaire yardımları her yıl Mekke ve Medine’ye
gönderme işlerini yapan kuruma girmiş. İlerleyen yıllar içinde işlerin nasıl
yapılması gerektiğini öğrendikten sonra abisi Hacı İBRAHİM nüfuzunu
kullanarak, kardeşi Hacı Hüseyin’in bu görevin başına “Surre Emini”
(3)
olarak atanmasına vesile olmuştur.
O yıllarda
(Alpu) Aşağıköy’den bazı kişiler, onların İstanbul’da yerleşik
olduğunu bildiğinden, İstanbul’a geldiklerinde Hacı İBRAHİM’i ve
kardeşlerini ziyaret ederlermiş.
Hacı İBRAHİM ekonomik kazanç
yönünden o döneme göre orta seviyenin üzerinde olması sebebiyle, köyünden
yanına gelen akrabaları veya aynı köyden komşusu olanlardan olmak üzere her
Ramazan ayında İstanbul’dan Ulus nahiyesinin Alpu
(Aşağıköy)
köyüne giderlerken halen orada yaşamakta olan annesi ve akrabalarına, diğer
ihtiyaç sahiplerine yiyecek, giyecek türünden yardımları yanı sıra Fitre
olarak dağıtılmak üzere parasal yardımları da vefat edene kadar
göndermiştir.
Hacı İBRAHİM’ in sağlığında aile
bireylerine çeşitli zamanlarda yaptığı anlatımlardan elde ettiğimiz
bilgilere şöyledir.
Hacı İBRAHİM sultan sarayında
Kilerci Başı olduğu dönemde Osmanlı Devleti’nin başında Sultan ABDÜLAZİZ
varmış. Sultan ABDULAZİZ Fransa İmparatoru III. Napolyon’un daveti üzerine
bir ziyaret gerçekleştirmeyi planlamış. Saray erkanından oluşturduğu,
içlerinde Kilerci Başısı Hacı İBRAHİM’ in de bulunduğu hizmetli kadrosuyla
birlikte ve yanına yeğenleri Şehzade Murat ile Şehzade Abdülhamit 'i de alarak
21 Haziran 1867 tarihinde Paris’e hareket
etmişler. Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişah Avrupa seyahatine çıkmış.
Padişah ve beraberindekilerin başlattığı gezi yolculuğunun ilk varış noktası
30 Haziran 1867 tarihinde Paris olmuş. Fransa gezisi sırasında Sultan
ABDÜLAZİZ, İngiltere Kraliçesi Victoria’ nın
da davetini kabul ederek Temmuz ayında
İngiltere’yi de ziyaret ettmişler. Henüz kendileri Londra’ya ulaşmadan önce
daha Dover Limanı'nda iken İngiliz Kraliyet ailesi gelen Osmanlı
misafirleri için olağanüstü görkemli törenler düzenlemişler.
Galler Prensi, gelen misafirlerini Kraliçe
adına vapura çıkarak karşılamış. Sultan ABDÜLAZİZ ve beraberinde gelen
Osmanlı saray erkanı top atışları ile onurlandırılmışlar. İngiliz Kraliyet
mensupları eşliğinde, Sultan ve beraberindekiler henüz ilk kez bindikleri
buharlı bir trenle Londra’ya iki saatte gitmişler.
İngiltere’yi
de içine alan bu ziyaretlerinden yurda dönerlerken, Prusya ve Avusturya’ya
da uğramışlar. Kendisi sultan sarayında görevli olduğu süre içinde edindiği
bilgilerden daha önce hiçbir Osmanlı sultanı bu türden yurt dışı seyahate
çıkmamış. Osmanlı toprakları dışına diplomatik ziyaretlerin ilk defa
gerçekleştiğini belirten Kilerci Başı, Hacı İBRAHİM, ve görevlendirilmiş
diğer saray erkanı ile birlikte 07 Ağustos 1867 tarihinde İstanbul’a geri
dönmüşler.
Kendisinin sarayda belirli bir
sosyal çevreye sahip olması nedeniyle, çocukları da iyi eğitim sahibi
oluşlar. Hacı İBRAHİM eğitimini tamamlayan oğlu
İhsan ULUS’ un da
(Dr. Sami Ulus’un babası) Osmanlı Devlet memuriyetinde görev almasını istediğinden onu
Hazine-i Hassa Nezareti - Tahrirat Kalemi Katipliğine yerleştirmiş. İhsan
ULUS burada uzun yıllar çalıştıkdan sonra Tahrirat Müdürlüğü derecesine
yükselmiş.
Osmanlı Devleti’nin son padişahı
Sultan IV. Mehmet Vahdettin’in 1922 yılında İstanbul’dan sürgüne
gönderilmesinden sonra, İhsan ULUS 1923 yılında Hazine-i Hassa Tahrirat
Müdürlüğünden emekli olmuş.
Hacı İBRAHİM ve kardeşleri bekar
olarak İstanbul’a gelip Üsküdar bölgesine yerleşmişler. Geçimlerini sürekli
burada sağlamaya başladıktan sonra bulundukları çevreden kendilerine uygun
eşler bularak evlenmişler. Kendileri köylerini orada yaşayan akrabaların
biliyor, ancak eşler bir başka bölgenin hanımı olduğundan ve genel olarak o
dönemde hanımlarla birlikte bir yerden bir başka yere gidilmezmiş. Bu
nedenden olsa gerek Hacı İBRAHİM ve kardeşlerinin köylerine geri dönüşe
özlem duyacak bağları kopmuş. Seneler sonra birinci dereceden aile büyükleri
ve akrabaları da vefat edince köylerinde ikinci üçüncü derecedeki akraba
ilişkileri iyice kesilmiş. Onlardan olan çocuklar hiç bilmedikleri ata
yurtları konusunda özlem duyup ziyaret dahi yapmamış. Diğer bir değişle
köylerine ve soydaşlarına karşı hiçbir fayda göstermemişler. Adeta
kendilerini unutturmuşlardır.
Günümüzde Hacı İBRAHİM’in ve
ondan sonra aynı soydan devam eden oğlu İhsan ULUS, torunu Dr. İbrahim Sami
ULUS’un Üsküdar Nüfus İdaresinde kayıtları mevcuttur.
Aile büyüklerimizden, yeri ve
zamanı geldiğinde onların anlattıklarından öğrendiğim, bir cümleden öte
geçmedi. O cümle söyle idi; “Dr. İbrahim Sami ULUS bizim akrabamız.“
şeklinde olup, yıllarca çok sınırlı bilgi olarak kaldı. İki kuşak önceki
nesil, bu akrabalık ilişkisini tam olarak tanımlayıp anlatabilecek bilgilere
sahipti. Ancak bilgiler nesilden, nesle sözlü olarak aktarılıp, her geçen
yüzyılda toplumumuzdan eksilen aile bağlarına karşı önemin azalması,
sonucunda, iki nesil sonraki kuşaklar birbirlerini tanıyamaması gibi bilgi
eksiklikleri yaşamaktadırlar. Yakın akraba ilişkisi içinde bu tür konulara
ilgi duymamak aynı sülaleye mensup olan sonraki nesillere bilgisizlik olarak
yansımaktadır.
Günümüzde ileri yaşlarda sağ
olan aynı sülaleye mensup aile büyükleri, onlar da dedelerinden,
babalarından anlatılmış olan sözlü bilgilerin bir kısmı unutulmuş olduğundan
bu bilgileri kendilerinden sonraki nesillere yani bizlere net aktaramaz
durumdadır. Bu nedenledir ki, “ Kalmaz hatırda, Kalır satırda “ özdeyişinden
hareketle, Zafer ÇELEBİ olarak kendi aileme ait soy seceresi ile Dr. Sami
ULUS ailesine ait seceresine göre, üst soylarımızdan birer akraba olduğunu
yazılı hale getirmek istedim.
Dr. İbrahim Sami ULUS hakkında
detaylı ve net bilgiler eşi merhum Mualla ULUS tarafından 22 Ocak 1986
yılında bir vesile ile yazmış olduğu üç sayfalık bibliografik bilgilerle
açıklamaların olduğu mektuptan elde edilen bilgilerdir. Ayrıca bilgilerin
doğrulanması ve eksik yönlerinin tamamlanması için annemin dayısı Sn. Mesut
ÇELEBİ’ den aldığım ve ona da babası merhum Ahmet ÇELEBİ tarafından
anlatılmış bilgilerdir. Büyük dayımız olan Mesut ÇELEBİ 1946 yılında
Kastamonu Göl Köy Öğretmen Enstütüsüne yatılı öğrenci olarak kayıt olmuş.
Burada 6 yıl uygulamalı eğitimler görerek 1951 yılında ilkokul öğretmeni
olarak mezun olmuş. Yıllarca öğretmenlik yaptıktan sonra, Milli Eğitim
Müfettişliği görevini yürütmüş. 1980 yılında emekli olmuştur.

(1)
Prof. Dr.
Kadri Raşit Paşa (ANDAY).
Osmanlı Devleti'nin ilk eczacı paşası, Mirliva Mehmed Raşit Paşa,.
oğludur. Çocukluğu Kadıköy Bahariye'de geçen Anday, ilkokulu eski
Fenerbahçe Stadyumu'nun yanındaki Taş Mektep'te, orta ve lise eğitimini
Kadıköy Sultanisi'nde okumuş, 1900 yılında Fransa'ya gitmiş. Paris Tıp
Fakültesi'ni bitirmiş.. Orada belediye hekimliği için teklif almış,
fakat kalmayıp Türkiye'ye dönmüş. Üniversite hocası olarak kürsüler
kurmuş. Çocuk hekimliği dalında ihtisas eğitimleri vermiş. Ayrıca Çocuk
Hekimleri Encümeni (Türk Pediatri Kurumu) kurucularındandır.
(2)
Mekke’deki Kâbe ve
Medine’deki Ravza-i Mutahhara yani Peygamberin kabrinin bulunduğu mevki
ki Osmanlı döneminde buralar için ayrıca bir vakıf vardı. Bu vakfa
Haremeym-i Şerifeyn Vakfı deniliyordu. Buraya bağlı vakıflar ve malların
yönetimi bu vakıf tarafından yürütülmekteydi. Bu vakıf mallarından
toplanan vergiler Mekke ve Medine’deki fakirlere dağıtılırdı. Kırıkkale,
Keskin, Çankırı, Çelebi yörelerinden vergi geliri toplayan insanlara ise
Haremeyn-i Şerifeyn Türkmenleri denilirdi. Pelivanlı, Cerid, Şid,
Beydili oymaklarının önemli bir kısmı Haremeym-i Şerifeyn Türkmeni
olarak adlandırılmıştır. Bu uygulama Fatih Sultan Mehmed döneminde
başlatılmış yakın zamana kadar sürmüştür.
Kaynak :
Tarih
Terimler ve Deyimler Sözlüğü,
“Haremeyn-i Şerifeyn Vakfı”, M.Z.PAKALIN, MEB Yay. C,I, s.