YAŞANMIŞ HAYATA DAİR
BİLGİLER
18. yüzyıl içinde yaşanmış
hayata ait bilgiler devam eden satırlarda
sizlerle paylaşılacaktır.
Sülalemizin geçmişten günümüze yaşadığı Ulus İlçesi - AŞAĞIKÖY (Alpu)
köyünün resmi kayıtlarıda Çelebioğlu olarak kaydedilmiş olup, yerel
lâkaba göre ise geçmişte Çelebiler olarak anılmışlar. Osmanlı idari
yönetim sistemi içinde sülalemizin o yıllarda ve halen yerleşkesi olan
köyün Rumi 05/10/1320
(M.1904)
tescil tarihli yeni nüfus kütüğüne geçen kayıtlar ulaştığımız şekliyle
şöyledir.
Safranbolu Kazası – Ulus
Nahiyesi – Aşağıköy (Alpu) Köyü
HÜSEYİN Çelebi Oğlu /
HALİL doğum. 1835 / ölüm. 1905
Üst
soylarımızdan gelen ve sülalemize ait “Çelebiler” lakabı, 1936 tarihli
Türkiye Cumhuriyeti Soyadı Kanunu gereği “ÇELEBİ” soyadı olarak alınmış
ve öyle devam etmektedir.
1944 yılına kadar Ulus
Nahiyesine ait tüm nüfus kayıt ve askerlik işlemleri için her bir
vatandaş Safranbolu Kazasına yaya olarak gider, kale üstündeki şimdi
restore edilen Eski Hükümet Konağında ilgili şubelerde yaptırırlarmış.
|
 |
 |
|
Kale Üstinde - ESKİ
HÜKÜMET KONAĞI |
1976 YILINDA YANAN -
ESKİ HÜKÜMET KONAĞI |
Bazen doğum tarihleri birkaç
yıl gecikmeli kaydedildiği de olurmuş. Ulus Nahiyesi 1944 yılında ilçe
olmasıyla birlikte, resmi işlemler Ulus Hükümet Konağında
gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Ulus İlçe olduktan sonra Safranbolu
Eski Hükümet Konağından Osmanlıca kayıtların bulunduğu dört adet “ATİK”
defterle birlikte yeni kayıt defterleri Ulus Nüfus Müdürlüğüne
aktarılmış. Yukarıda sülalenize ilişkin verdiğimiz nüfus bilgileri de bu
kayıtlardan çıkartılmıştır.
Yeni nüfus kayıt defteri
içinde en üst aile sırasında soyumuz HALİL ( Hacı
Halil ) olarak kaydedilmiştir. Hacı HALİL’den
önceki ve sonraki şecere bilgilerini merhum annemin dedesi, aynı
zamanda babam Murat
(Celal)
ÇELEBİ’nin amcası olan merhum Ahmet ÇELEBİ’nin anlatımlarından
kaydettiğim bilgilerdir. Kendisine sağlığında hayranlık duyduğum ve
günümüzde dahi özlemle andığım aile büyüğümüzdür.
Ahmet ÇELEBİ
(R.1313)
M.1897 yılında Safranbolu Kazası, Ulus Nahiyesinin Aşağıköy’ünde Demirci
Kara MUSTAFA’nın ilk çocuğu olarak doğmuş. Aynı coğrafyada yaşamış, zor şartlara rağmen ailesi ona eğitim imkanları
sağlamış. Ulus Nahiyesinde Sıbyan Mektebi yanı sıra birkaç yıl yatılı
Medrese eğitimi dahi görmüş. Daha henüz 14 yaşına geldiğinde ailesi
tarafından
(R.1327)
M.1911 yılında Aşağıköy’e bağlı Aşağıdere Mahallesinden Ayşe hanımla
evlendirilmiş. Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte 1914 yılında
17 yaşında asker olmuş. Askerliğini 9 yıl süre ile İstanbul – Kasımpaşa
Bahriye Mektebi Hastanesinde yapmış. Sıhhiye Eri olarak başlamış olduğu
askerliğini, Sıhhiye
Çavuşu olarak bitirmiş. Tabip Yarbayın yanında başladığı Sıhhiyelik
görevini onunla beraber tam 9 yıl boyunca beraber sürdürmüş ve adeta
onun asistanı gibi yetişmiş. O dönemin tıbbi teşhis ve tedavi
yöntemlerini düşünürsek günümüze göre daha az bilgi ile doktorluk
hizmeti verildiği açıktır. Sıhhiye Çavuşu olduktan sonra, uzun yıllar aynı
şekilde görevlendirilmiş kendisi gibi diğer Sıhhiye Çavuşu arkadaşlarıyla
birlikte doktor unvanı verilmek üzere
sınava tabi tutulmak istenmiş. Ancak onlar Tıbbiyeyi bitiren gerçek
doktorlara verilen Mülazım (subay) olabilme hakkının kendilerine de
verilmesini istemişler. Bu istekleri kabul görmeyinceı kendilerine verilmek istenen
bu hakkı da kaybetmişler. Kendilerinden önce bu şekilde sınavı başarı ile
geçmiş olanlar, terhis olduktan sonra memleketlerinde istedikleri yere
doktor olarak atanmışlar.
Osmanlı Devletinin son
günlerinin yaşandığı o yıllarda genel olarak idarecilerin
(Jön Türklerin) ve bilimle uğraşanların Fransızca bilmek veya öğrenmek gibi
etkileşimleri yaşamaktadırlar. Ahmet Efendi de askerlik süresi içinde
görev yaptığı Kasımpaşa Deniz Hastanesinde görevli doktorlar Fransızca tıbbi
literatür takip ettiklerinden o da dokuz yıllık askerlik görev süresi içinde Fransızca’yı
iyi öğrenmiş. Adeta literatürü takip edebilir hale gelmiş. Anlaşılır dilde
Fransızca okuyup, konuştuğuna bir vesile oğlu Mesut ÇELEBİ tanık olmuş.
Hatta vücudumuzdaki tüm kemiklerin Fransızca adlarını ezberinden
sıralayabilirmiş.
Ahmet Efendi Cumhuriyetin
ilanından sonra 1923 senesinde 9 yıldır sürdürdüğü askerlik görevini
tamamlayrak
terhis olmuş. O yıllarda memleketimizi kasıp kavuran sıtma ve frengi
gibi genel hastalıkların etkin bir şekilde tedavi edilebilmesi için 13
Mayıs 1926 senesinde Sıtma İle Mücadele Kanunu çıkartılmış. Askerlik
hizmetini sıhhiye olarak yapan ve medrese eğitimi görmüş olanlardan,
yürürlüğe giren kanun gereği sıtma ile mücadelede sağlık memuru olarak
görev verileceği ilan edilmiş. Ahmet Efendi zaten köyünde, yakın
çevresinde hasta olanlara, sağlık ve şifa bulmak isteyen insanlara elinde
var olan kullanabildiği tıbbi teçhizatları ile iğne, pansuman, küçük
operasyonlar yapabilirmiş. Ailesinin geçimi sağlayabilmek ve sağlık
memuru olmak için 1927 yılında müracaatını yapmış. Aynı yıl
Zonguldak şehir merkezinde Devlet Hastanesine Sağlık Memuru olarak
atanmış. Yaklaşık bir yıl burada görev yaptıktan sonra Ulus – Aşağıköy’de ikamet eden ailesiyle, çocuklarıyla ve onların yürütmüş olduğu tarımsal
faaliyetlerle ilgilenemediği için Bartın Kazasına tayin edilmesini
istemiş. İsteği kabul görmüş ve 1928 yılında Bartın Memleket Hastanesine tayin olmuş. Göreve
başladığı dönemde aynı hastanede bir doktor ve üç sağlık memuru varmış.
Doktor genellikle hastanede bulunur ve bugün ki anlamda poliklinik
hizmeti verirken, diğer sağlık memurları ise at sırtında köy köy gezip, sıtma
ve frengi ile mücadele kapsamında yerinde gerekli tedavi hizmetlerini
yürütürlermiş. Ayrıca acil cerrahi müdahale, pansuman, iğne gibi tıbbi
operasyonlar da yaparlarmış.
Yıllar sonra oğlu Mesut
ÇELEBİ, Zonguldak İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı İlköğretim müfettişi
iken, denetleme yapmak üzere karayolundan gittiği Arıt, Amasra,
Kurucaşile bölgelerine ait bilgileri babası Ahmet Efendi’ ye anlatırmış.
O da Memleket Hastanesine bağlı sağlık memurluğu yaptığı yıllarda Arıt,
Amasra, Kurucaşile üçgeninde sürekli at sırtında köyden köye eski antik
yollardan yanında bir veya birkaç refakatçi ile birlikte gidiş geliş
hatıralarını oğluna anlatırmış.
Günümüzdeki gibi bu bölgelerde yol yokmuş. Örneğin Amasra’dan Göçgün
köyüne, denizden ulaşıp, oradan Göveles köyü üzerinden aradaki sıra dağı
aşıp Arıt’a bağlı Darıören köyüne gelirlermiş. yine Göçgün köyünden
deniz yolu ile Kurucaşile’ye giderlermiş. Kendi köyünden görevli
olarak Arıt bölgesine gitmek için aradaki Küre Dağlarını aşarak veya
Çerde Köyünü dolaşarak gidermiş. Arıt onun için adeta ikici köyü olmuş. Cöcü köyünde çok samimi olduğu dostları olmuş.
Ahmet Efendi'nin dost edindiği kişiler yaz
günleri ellerinde kiraz sepetleri ile Aşağıköy’e gelip evinde
günlerce misafir dahi olurlarmış.
Bartın Memleket Hastanesi
kadrosunda yaklaşık bir buçuk yıl sağlık memuru olarak görev yaptıktan
sonra Ulus Nahiyesinin sağlık memuruna ihtiyaç olduğunu bildiğinden hastane
doktorundan buraya atamasının yapılmasını rica etmiş. Doktor onun
talebini yerine getirmezden önce ona yaşanmış olduğu tecrübelere
dayanarak, Ulus'da ona nasıl hitap edileceğini güzel bir ifadeyle hatırlatmış. Doktor ona “Oğlum Ulus’da seni La Ahmet diye
çağırırlar. Oysa burada biz sana Ahmet Efendi diyoruz..” demiş ve
böyle bir hatırlatmada bulunmuş. İsteğinde ısrarlı olduğu ve köyde ailesi,
çocukları yalnız, tarımsal faaliyetlerle de ilgilenilmesi gerektiğinden
Ulus Nahiyesine Mayıs 1929 yılında tayin edilmiş. Henüz hastane vs.
teşkilatlanma yapılmadığından, sadece sağlık memurluğu kadrosu
oluşturulmuş. Ulus Merkez Hasan Dede Camisinin karşısında ve 1976 yılında
yıkılmış olan eski Hükümet Konağının alt katındaki bir oda sağlık ocağı
olarak tahsis edilmiş. Köylerden sıtma, frengi, kuduz vs. hastalıklardan
şikayeti olanlar onu burada bulurlarmış. Genel olarak Ulus Kazasına
bağlı köylerden hastalık bilgileri o yıllarda muhtarlar tarafından jandarmaya
bildirilir. Jandarmaya gelen hastalık bilgilerini eski Hükümet Konağının
üst katındaki Ulus Nahiye müdürüne ulaştırılır. O da alt kattaki sağlık
memuru Ahmet Efendi’ye iş emri olarak bildirirmiş. Hasta olan kişi eğer
Cuma günü Ulus’a pazara gelmiş ise sağlık ocağına uğrar gerekli
tedaviler burada yapılırmış. Yerinde müdahale toplu kontrol ve belirli
aylarda toplu aşılar yapmak üzere at sırtında köyden köye gider,
buralarda muayenelerini, müdahalelerini yaparmış.
Ahmet Efendi 1911 yılında
henüz 14 yaşında Hatice hanımla evlendirildikten ve 9 yıl süren
askerlik hizmetini tamamladıktan sonra, 1923 yılı sonunda en büyük çocuğu merhum Hatice
ERGİN doğmuş. Ardından 1925 yılında merhum Nadir
ÇELEBİ, 1927 yılında Ayşe ÇELEBİ bu kız çocuğu 1932
senesinin harman vakti, Aşağıköy mahallesinde Tilki REMZİ’nin (Remzi
AK) evinin önündeki kuyudan su almak isterken kuyuya düşerek vefat
etmiş. Daha sonra 1929 yılında merhum Fatma GÜMÜŞ ve 1932 yılında ise Mesut ÇELEBİ
olmak üzere toplam beş çocuk sahibi olmuşlar.
Sağlık memuru olarak
görev yaptığı ilk yıllarda doğmuş çocuklarının yanında
olamadığından onlarla yakından ilgilenememiş. Zonguldak il merkezinde
görevli iken kış mevsimi sonuna kadar köyüne gelemezmiş. Ancak bahar ve
yaz dönemlerinde iki ayda bir bazen üç ayda bir geldiği
olurmuş. Görev yerini Bartın Memleket Hastanesine aldırınca biraz rahat
etmiş. Ancak burası da köyüne yürüyerek tam bir günlük yol mesafesinde
olduğundan ve o yıllarda sağlık problemlerinin çok oluşu sebebiyle
gelemez. Sadece yaz
döneminde ailesine tarımsal faaliyetlerde yardımcı olmak amacı ile ekin
biçme zamanı bir hafta izin alabilirmiş. Kış vakti yine doğal
şartların zor olması sebebiyle gelinemezmiş. Ancak köyünden ölüm ve
ailesinden hastalık haberi konusunda telgraf aldığında bir veya iki
günlük izinle gelirmiş. Bartın’a görevli olarak atanmayı istemesinde bir
başka önemli istek konusu ise burada amcası Hacı Halil’in oğlu Deli EMİN'in
(Emekli Topçu Yüzbaşı)
ikamet etmesidir. Bartın
Memleket Hastanesi lojmanında kalmadığı akşamlar amcasına gider, onun
ailesine misafir olurmuş. Yine de köyünde gerçek ailesinden uzak olması
sebebiyle Ulus Nahiyesine atamasını yaptırmış. Ulus nahiyesine bağlı
tüm köyleri deyim yerinde ise adım adım gezip, frengi ve sıtma vb.
hastalıklara karşı etkin mücadelede bulunmuş.
Frengi ve Cüzam gibi hastalıkları o
yıllarda mevcut ilaçlarla tedavi etmek çok zor ve etkisiz kalırmış.
Terebentin ve cıva ile hazırlanmış vazelinli merhemler, cıva buharı
tütsüsü, yaralı ve çıbanlı bölgelere sürülürmüş. Bu tedavi yöntemi
yüzyıllardır tıbbi tedavilerde bakteri ve parazitleri dezenfekte etmek
için sağlık memurları tarafından gittikleri yerde hazırlanır ve
hastalıklı kişiye tatbik edilirmiş. Bazen metil cıva, yağ sürer gibi
hastalıklı bölgeye serbest olarak elle dahi sürülürmüş. Sıhhiye askeri
olarak başladığı ve sonrada sağlık memuru olarak devam ettiği tıbbi
operasyonlar sırasında cıva içeren ilaç karışımlarının hazırlanması ve
uygulanması sırasında serbest elle sürülmesinden veya buharından
kaynaklanan, yan etkilerine maruz kalmış.
Ancak
Ulus Nahiyesine tayin olduktan sonra, burada birkaç yıl düzenli sağlık
memurluğu yapabilmiş. Frengi tedavisinde kullanılan cıva, bizmut ve
iyot gibi maddelerle uzun yıllar serbest halde yakın temasta olması
kendi organizması üzerinde toksin etkiler yaratmış. Kendisinin ve ailesi
dahi sebebini bilmediği şekilde merkezi sinir sistemi bozulmaya
başlamış. 1931 - 1932 yıllarında henüz 35 yaşlarında karşılaştığı bu
tür sinirsel ve deprasif rahatsızlıktan çıkış yolu olarak, belki
rahatlamak için Ulus merkezinden birkaç kafadar arkadaşı ile birlikte
bazı günler içki alemleri yapmaya dahi başlamışlar.
İçki alemi masasına oturduğu
kişiler ise o yıllarda Ulus Nahiyesinin ağa zadelerinden Emin Çavuş’un
oğlu Faik, Avni KURU ve Soski lakablı arkadaşlarıyla birlikte olurmuş.
İlerleyen yıllarda sigara ve içki kullanma alışkanlığı bir hayli artmaya
başlamış. 1933 yılına gelindiğinde merkezi sinir sistemi ile ilgili
ortaya çıkan rahatsızlık belirgin şekilde artış göstermiş. İşini
yapamaz durumda ve çok asabi bir yapıya sahip olmuş. Aynı yıl sağlık memurluğu
görevini bırakıp Aşağıköy’deki baba evinde istirate çekilmiş. Küçük
kardeşi Murat ÇELEBİ tarafından İstanbul Ruh ve Sinir Hastalıkları
Hastanesi kurucusu Mashar OSMAN beye dahi tedavi amacıyla getirilmiş. Mashar
OSMAN bey gerçek rahatsızlık nedeninin neden kaynaklandığını bilememiş
olmalı ki ona “Sen artık dünya işlerini bırakacaksın, kendini ibadete
vereceksin, böyle yaparsan ruhunu rahatlatmış olursun” demiş. Yani içki,
alem, sigara vs. işleri bırak mesajını vermeye çalışmış.
Ahmet Efendi frengi, cüzam
ve benzeri cilt hastalıklarının tedavisinde kullandığı karışım ilaçların
yan etkirini başlangıçta biliyor olmalı ki, yıllar sonra içki ve
sigarayı bırakmış, köydeki evinde inzivaya çekilmiş halde yanına gelmiş
olan kişilerle yaptığı sohbetlerde, civa ve bizbut gibi karışım ilaçları
hazırlama ve uygulaması sırasında kendi üzerinde oluşan toksit
etkilerinin yıllar sonra kendi sağlığını bozduğunu söylemiştir.
İbn-i Sînâ’nın , orta çağda cıva
buharını ilaç olarak ilk kez kullanmasıyla başlayan önceki yüzyıllarda
cıvayla, bizmut ve iyotla tedavi edilmeye çalışılan frengi, tıp
tarihine müthiş bir buluş olarak giren penisilin ile kesin bir tedaviye
kavuşmuştur.
Ahmet Efendi sağlık
memurluğundan ayrılmış olmasına rağmen kendini iyi hissettiği dönemlerde
günlük yeğmiyeli olarak verilen sağlık taraması işlerine yanına
ailesinden veya akrabalarından birini alarak gidermiş. Artık tedavilerde
penisilin iğnelerini uyguluyormuş. Son olarak 1944 yılında Drahna
bölgesinde sağlık taraması ve aşılama görevi yeğmiyeli olarak verilmiş.
Drahna görevine oğlu Mesut ÇELEBİ refakatinde birer at sırtında beraber
gitmişler. Bu türden görev almamış. Aynı yıl Ulus Nahiyesine İlçe
statüsü verilmiş. Buna bağlı olarak Ulus İlçesine ait resmi
teşkilatlanma ve kadrolar oluşturulmaya başlanmış.
Ahmet Efendi'nin diğer bir
kardeşi olan 1907 doğumlu Hüseyin ÇELEBİ yaklaşık dokuz yıl asker kaçağı
olarak Aşağıköy çevresinde yaşamış. Sinirsel yapısının bozulmasına kendi
mesleki rahatsızlık verici ilaçların sebep olması yanı sıra bir de kardeşinin asker kaçağı olması bozmuş. Resmi ve yerel
erkan karşısında, çevrede yaşayan eşi dostu nezlinde var olan itibarı bu
olay nedeni ile iyiden iyiye sarsılmış. Adeta kendi kendini bitirmiş.
Hatta bir ara babalarından kalan beraber oturmakta oldukları eve bir ara
kaçak olan kardeşi Hüseyin ÇELEBİ geldiğinde iki kardeş çok yoğun
tartışmışlar ve “Sen benim başımın belası mısın, yıllar süren
itibarımızı yok ettin” diyen Ahmet Efendi sağlık memurluğu döneminden
kalan beylik silahını kardeşine yöneltmiş, Evde tartışmaya tanık olan
diğer aile fertleri elinden silahı zor almışlar. Her iki gecede bir
değişik saatlerde jandarma eve baskın yapar, asker kaçağı olan Hüseyin
ÇELEBİ’nin eşi yani yerel halkın dilinde o yıllarda lakabı “Gınımış Garı” olan
hanımı ve kardeşlerini sorguya çekerlermiş. Bir gün jandarmalar yine
baskın yaptıkları bir akşam vakti Aşağıköy’deki evlerinden Gımımış
Garı’yı ve kardeşi Murat ÇELEBİ ‘yi jandarmalar alıp, Şabanlar
bölgesinde Kara Dut’un yanı dedikleri tepe üstü çimenlik bir yer vardır.
Onun arka tarafındaki çukur yere indirip, çoluk çocuk köy halkının
gözleri önünde görevli jandarmalar her ikisini birden falakaya yatırıp
yaklaşık yarım saat “Nerede kocan, nerede ağabeyin diye” döverek
sorgulamışlar. Yüzleri gözleri morarmış, ayaklarının altı yara olmuş
halde bir hafta topal halde yürüyerek köy işlerini yapmaya çalışmışlar.
Günümüzde hala bu manzarayı o yıllarda çocuk olup da izleyen tanıklar
hala anlatırlar. Heyecan ve korku içinde o yıllarda gözledikleri bu olay
hakkında “Onların o bağırışları hala gözlerimin önünden gitmiyor”
derler.
|
 |
|
Merhum, Ahmet ÇELEBİ Efendi -
Merhum Eşi, Ayşe ÇELEBİ ve Oğulları, Mesut ÇELEBİ
(Beyaz renkli) |
Ahmet ÇELEBİ 1.70 m.
boylarında, bünyesi zayıf, titiz bir adamdı. Hasta olup evinde istiraate
çekildiği yıllardan itibaren Ulus merkezinden, İstanbul’dan veya hem
uzak hem de yakın köylerden gelen misafirler, eş dost, akraba muhakkak
onun yanına uğrar, saygın bir kişilik olduğunu bildiklerinden ona hürmet
gösterirlerdi. Yaşı bir hayli ilerlemiş olduğu yıllarda dahi her yaş
grubundan gelen misafirleriyle aynı yaşta olan birer arkadaş gibi iletişim
sağlardı. Ben buna bizzat tanık oldum. Buraya kadar anlatmaya çalıştığım
tarihsel içerikli bu konular hakkında bilgilerin çoğunu henüz 10 – 11
yaşlarında onunla yaptığımız sohbetler esnasında anlattığı bilgilerdir.
Arkadaşlık ilişkilerini geçmiş dönemde o kadar güçlü kurmuş ki, kendisi
çalışamaz durumda olduğu yıllardan itibaren Ulus merkezinden olan yakın
arkadaşları ona ve ailesine yıllarca iaşe yardımları yapmışlar. Önceleri İlkokula
giden büyük oğlu merhum Nadir ÇELEBİ’den sonra da Mesut ÇELEBİ
vasıtasıyla Cuma günleri pazardan aldıkları yiyecekleri köye
ona gönderirlermiş.
O yılları ve günümüzü
karşılaştırırsak o dönem para değil insani değerler ve arkadaşlık hatırı
ön planda tutulduğu görülmektedir.
Günümüz Abdipaşa Beldesinin
tarihsel geçmişinden bu güne Çarşamba günleri pazarı kurulur. Çarşamba
günleri Aşağıköy’den ve diğer köylerden dahi Abdipaşa’ya pazara
özellikle hayvan pazarına hayvan satmak veya alabilmek amacı ile
giderlermiş. Buradan akşama köye dönenlerden dahi iaşe gönderildiği
olurmuş. Cuma günleri ve Çarşamba günleri pazara gidip köye dönenlerden
ayrıca Cumhuriyet Gazatesini de gönderirlermiş.
Ahmet Efendi gerçek anlamda
Türk Milliyetçisi ve Cumhuriyetçi, Laik çok ama çok ileri görüşlü bir
kişilikti. Köyünde ve çevresinde aynı yaş gurubundan insanların Latin
harfleriyle yeni yazıyı okuyup yazamaz durumda iken kendisi içinde
yaşadığı toplumun çok ilerisinde görüş sahibi, ülke gündemini iyi takib
ederdi. Ayrıca anlaşmazlığa düşüp de yanına akıl danışmaya gelen
insanlara doğru yolu gösterirdi. Onun asabi özelliğini
bildiklerinden fazla yormazlar, boş yere konuşmazlar, kısa ve öz
konuşulmasını ister, eğer kişiden, konuşmalardan rahatsızlık duyarsa,
yanına geleni de kibarca kovardı. Zaten onunla iletişim kurma yeteneği
olmayanlar yanına gitmezlerdi. Bu tür kişiler ona “Cızır Ahmet” lakabını
yakıştırmışlar. Köyde hasta olan kişileri evine geldiklerinde muayene
edip, doktora sevk eder, pansuman yapar, doktorun verdiği iğneleri
yapardı. Kırk yıl boyunca evi adeta köy sağlık ocağı gibi olmuştu.
27 Mart 1979 yılında merhum
olana kadar aşağıda resmi görülen, yaşamış olduğu evi yapatıran
kişinin Aşağıköy sakinlerinden büyükbabası “Bıçakçı” olduğunu anlatırdı.
Bıçakçı’nın erkek çocuğu olmamış, yalnız iki kızı sağlıklı yaşamış.
Büyük kızını evlendirip o evden ayrılınca, zamanı geldiğinde ise küçük
kızı AYŞE’nin
(d.1880 / ö.1938) üzerine, aşağıda soy seceresinde tarif ettiğim HÜSEYİN
Çelebi oğlu Hacı HALİL’in
(d.1840 / ö.1905) üçüncü çocuğu
(ikinci oğlu) Demirci Kara MUSTAFA’yı
(d.1872 / ö.1924) “İçgüveyi” damat olarak almış.