ANA SAYFA

 

 

YAŞANMIŞ HAYATA DAİR BİLGİLER

18. yüzyıl içinde yaşanmış hayata ait bilgiler devam eden satırlarda sizlerle paylaşılacaktır. Sülalemizin geçmişten günümüze yaşadığı Ulus İlçesi - AŞAĞIKÖY (Alpu) köyünün resmi kayıtlarıda Çelebioğlu olarak kaydedilmiş olup, yerel lâkaba göre ise geçmişte Çelebiler olarak anılmışlar. Osmanlı idari yönetim sistemi içinde sülalemizin o yıllarda ve halen yerleşkesi olan köyün Rumi 05/10/1320 (M.1904) tescil tarihli yeni nüfus kütüğüne geçen kayıtlar ulaştığımız şekliyle şöyledir.

Safranbolu Kazası – Ulus Nahiyesi – Aşağıköy (Alpu) Köyü

 HÜSEYİN Çelebi Oğlu / HALİL doğum. 1835 / ölüm. 1905

 Üst soylarımızdan gelen ve sülalemize ait “Çelebiler” lakabı, 1936 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Soyadı Kanunu gereği  “ÇELEBİ” soyadı olarak alınmış ve öyle devam etmektedir.

1944 yılına kadar Ulus Nahiyesine ait tüm nüfus kayıt  ve askerlik işlemleri için her bir vatandaş Safranbolu Kazasına yaya olarak gider, kale üstündeki şimdi restore edilen Eski Hükümet Konağında ilgili şubelerde yaptırırlarmış.

Kale Üstinde - ESKİ HÜKÜMET KONAĞI

1976 YILINDA YANAN - ESKİ HÜKÜMET KONAĞI

Kale Üstinde - ESKİ HÜKÜMET KONAĞI

1976 YILINDA YANAN - ESKİ HÜKÜMET KONAĞI

Bazen doğum tarihleri birkaç yıl gecikmeli kaydedildiği de olurmuş. Ulus Nahiyesi 1944 yılında ilçe olmasıyla birlikte, resmi işlemler Ulus Hükümet Konağında gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Ulus İlçe olduktan sonra Safranbolu Eski Hükümet Konağından Osmanlıca kayıtların bulunduğu dört adet “ATİK” defterle birlikte yeni kayıt defterleri Ulus Nüfus Müdürlüğüne aktarılmış. Yukarıda sülalenize ilişkin verdiğimiz nüfus bilgileri de bu kayıtlardan çıkartılmıştır.

Yeni nüfus kayıt defteri içinde en üst aile sırasında soyumuz HALİL  ( Hacı Halil ) olarak kaydedilmiştir. Hacı HALİL’den önceki ve sonraki şecere bilgilerini merhum annemin dedesi, aynı zamanda babam Murat (Celal) ÇELEBİ’nin amcası olan merhum Ahmet ÇELEBİ’nin anlatımlarından kaydettiğim bilgilerdir. Kendisine sağlığında hayranlık duyduğum ve günümüzde dahi özlemle andığım aile büyüğümüzdür.

Ahmet ÇELEBİ (R.1313) M.1897 yılında Safranbolu Kazası, Ulus Nahiyesinin Aşağıköy’ünde Demirci Kara MUSTAFA’nın ilk çocuğu olarak doğmuş. Aynı coğrafyada yaşamış,  zor şartlara rağmen ailesi ona eğitim imkanları sağlamış. Ulus Nahiyesinde Sıbyan Mektebi yanı sıra birkaç yıl yatılı Medrese eğitimi dahi görmüş. Daha henüz 14 yaşına geldiğinde ailesi tarafından (R.1327) M.1911 yılında Aşağıköy’e bağlı Aşağıdere Mahallesinden Ayşe hanımla evlendirilmiş. Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte 1914 yılında 17 yaşında asker olmuş. Askerliğini 9 yıl süre ile İstanbul – Kasımpaşa Bahriye Mektebi Hastanesinde yapmış. Sıhhiye Eri olarak başlamış olduğu askerliğini, Sıhhiye Çavuşu olarak bitirmiş. Tabip Yarbayın yanında başladığı Sıhhiyelik görevini onunla beraber tam 9 yıl boyunca beraber sürdürmüş ve adeta onun asistanı gibi yetişmiş. O dönemin tıbbi teşhis ve tedavi yöntemlerini düşünürsek günümüze göre daha az bilgi ile doktorluk hizmeti verildiği açıktır. Sıhhiye Çavuşu olduktan sonra, uzun yıllar aynı şekilde görevlendirilmiş kendisi gibi diğer Sıhhiye Çavuşu arkadaşlarıyla birlikte doktor unvanı verilmek üzere sınava tabi tutulmak istenmiş. Ancak onlar Tıbbiyeyi bitiren gerçek doktorlara verilen Mülazım (subay) olabilme hakkının kendilerine de verilmesini istemişler. Bu istekleri kabul görmeyinceı kendilerine verilmek istenen bu hakkı da kaybetmişler. Kendilerinden önce bu şekilde sınavı başarı ile geçmiş olanlar, terhis olduktan sonra memleketlerinde istedikleri yere doktor olarak atanmışlar.

 Osmanlı Devletinin son günlerinin yaşandığı o yıllarda genel olarak idarecilerin (Jön Türklerin) ve bilimle uğraşanların Fransızca bilmek veya öğrenmek gibi etkileşimleri yaşamaktadırlar. Ahmet Efendi de askerlik süresi içinde görev yaptığı Kasımpaşa Deniz Hastanesinde görevli doktorlar Fransızca tıbbi literatür takip ettiklerinden o da dokuz yıllık askerlik görev süresi içinde Fransızca’yı iyi öğrenmiş. Adeta literatürü takip edebilir hale gelmiş. Anlaşılır dilde Fransızca okuyup, konuştuğuna bir vesile oğlu Mesut ÇELEBİ tanık olmuş. Hatta vücudumuzdaki tüm kemiklerin Fransızca adlarını ezberinden sıralayabilirmiş.

Ahmet Efendi Cumhuriyetin ilanından sonra 1923 senesinde 9 yıldır sürdürdüğü askerlik görevini tamamlayrak terhis olmuş. O yıllarda memleketimizi kasıp kavuran sıtma ve frengi gibi genel hastalıkların etkin bir şekilde  tedavi edilebilmesi için 13 Mayıs 1926 senesinde Sıtma İle Mücadele Kanunu çıkartılmış. Askerlik hizmetini sıhhiye olarak yapan ve medrese eğitimi görmüş olanlardan, yürürlüğe giren kanun gereği sıtma ile mücadelede sağlık memuru olarak görev verileceği ilan edilmiş. Ahmet Efendi  zaten köyünde, yakın çevresinde hasta olanlara, sağlık ve şifa bulmak isteyen insanlara elinde var olan kullanabildiği tıbbi teçhizatları ile iğne, pansuman, küçük operasyonlar yapabilirmiş. Ailesinin geçimi sağlayabilmek ve sağlık memuru olmak için 1927 yılında müracaatını yapmış. Aynı yıl Zonguldak şehir merkezinde Devlet Hastanesine Sağlık Memuru olarak atanmış. Yaklaşık bir yıl burada görev yaptıktan sonra Ulus – Aşağıköy’de ikamet eden ailesiyle, çocuklarıyla ve onların yürütmüş olduğu tarımsal faaliyetlerle ilgilenemediği için Bartın Kazasına tayin edilmesini istemiş. İsteği kabul görmüş ve 1928 yılında Bartın Memleket Hastanesine tayin olmuş. Göreve başladığı dönemde aynı hastanede bir doktor ve üç sağlık memuru varmış. Doktor genellikle hastanede bulunur ve bugün ki anlamda poliklinik hizmeti verirken, diğer sağlık memurları ise at sırtında köy köy gezip, sıtma ve frengi ile mücadele kapsamında yerinde gerekli tedavi hizmetlerini yürütürlermiş. Ayrıca acil cerrahi müdahale, pansuman, iğne gibi tıbbi operasyonlar da yaparlarmış.

Yıllar sonra oğlu Mesut ÇELEBİ, Zonguldak İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı İlköğretim müfettişi iken, denetleme yapmak üzere karayolundan gittiği Arıt, Amasra, Kurucaşile bölgelerine ait bilgileri babası Ahmet Efendi’ ye anlatırmış. O da Memleket Hastanesine bağlı sağlık memurluğu yaptığı yıllarda Arıt, Amasra, Kurucaşile üçgeninde sürekli at sırtında köyden köye eski antik yollardan yanında bir veya birkaç refakatçi ile birlikte gidiş geliş hatıralarını oğluna anlatırmış. Günümüzdeki gibi bu bölgelerde yol yokmuş. Örneğin Amasra’dan Göçgün köyüne, denizden ulaşıp, oradan Göveles köyü üzerinden aradaki sıra dağı aşıp Arıt’a bağlı Darıören köyüne gelirlermiş. yine Göçgün köyünden deniz yolu ile Kurucaşile’ye giderlermiş. Kendi köyünden görevli olarak Arıt bölgesine gitmek için aradaki Küre Dağlarını aşarak veya Çerde Köyünü dolaşarak gidermiş. Arıt onun için adeta ikici köyü olmuş. Cöcü köyünde çok samimi olduğu dostları olmuş. Ahmet Efendi'nin dost edindiği kişiler yaz günleri ellerinde kiraz sepetleri ile Aşağıköy’e gelip evinde günlerce misafir dahi olurlarmış.

Bartın Memleket Hastanesi kadrosunda yaklaşık bir buçuk yıl sağlık memuru olarak görev yaptıktan sonra Ulus Nahiyesinin sağlık memuruna ihtiyaç olduğunu bildiğinden hastane doktorundan buraya atamasının yapılmasını rica etmiş. Doktor onun talebini yerine getirmezden önce ona yaşanmış olduğu tecrübelere dayanarak, Ulus'da ona nasıl hitap edileceğini güzel bir ifadeyle hatırlatmış. Doktor ona “Oğlum Ulus’da seni La Ahmet diye çağırırlar. Oysa burada biz sana Ahmet Efendi diyoruz..” demiş ve  böyle bir hatırlatmada bulunmuş. İsteğinde ısrarlı olduğu ve köyde ailesi, çocukları yalnız, tarımsal faaliyetlerle de ilgilenilmesi gerektiğinden Ulus Nahiyesine Mayıs 1929 yılında tayin edilmiş.  Henüz hastane vs. teşkilatlanma yapılmadığından, sadece sağlık memurluğu kadrosu oluşturulmuş. Ulus Merkez Hasan Dede Camisinin karşısında ve 1976 yılında yıkılmış olan eski Hükümet Konağının alt katındaki bir oda sağlık ocağı olarak tahsis edilmiş. Köylerden sıtma, frengi, kuduz vs. hastalıklardan şikayeti olanlar onu burada bulurlarmış. Genel olarak Ulus Kazasına bağlı köylerden hastalık bilgileri o yıllarda muhtarlar tarafından jandarmaya bildirilir. Jandarmaya gelen hastalık bilgilerini eski Hükümet Konağının üst katındaki Ulus Nahiye müdürüne ulaştırılır. O da alt kattaki sağlık memuru Ahmet Efendi’ye iş emri olarak bildirirmiş. Hasta olan kişi eğer Cuma günü Ulus’a pazara gelmiş ise sağlık ocağına uğrar gerekli tedaviler burada yapılırmış. Yerinde müdahale toplu kontrol ve belirli aylarda toplu aşılar yapmak üzere at sırtında köyden köye gider, buralarda muayenelerini, müdahalelerini yaparmış.

Ahmet Efendi 1911 yılında henüz 14 yaşında Hatice hanımla  evlendirildikten ve 9 yıl süren askerlik hizmetini tamamladıktan sonra,  1923 yılı sonunda en büyük çocuğu merhum Hatice ERGİN doğmuş. Ardından 1925 yılında merhum Nadir ÇELEBİ, 1927 yılında Ayşe ÇELEBİ bu kız çocuğu 1932 senesinin harman vakti, Aşağıköy mahallesinde Tilki REMZİ’nin (Remzi AK) evinin önündeki kuyudan su almak isterken kuyuya düşerek vefat etmiş. Daha sonra 1929 yılında merhum Fatma GÜMÜŞ ve 1932 yılında ise Mesut ÇELEBİ olmak üzere toplam beş çocuk sahibi olmuşlar.

 Sağlık memuru olarak görev yaptığı ilk yıllarda doğmuş  çocuklarının yanında olamadığından onlarla yakından ilgilenememiş. Zonguldak il merkezinde görevli iken kış mevsimi sonuna kadar köyüne gelemezmiş. Ancak bahar ve yaz dönemlerinde iki ayda bir bazen üç ayda bir geldiği olurmuş. Görev yerini Bartın Memleket Hastanesine aldırınca biraz rahat etmiş. Ancak burası da köyüne yürüyerek tam bir günlük yol mesafesinde olduğundan ve o yıllarda sağlık problemlerinin çok oluşu sebebiyle gelemez. Sadece yaz döneminde ailesine tarımsal faaliyetlerde yardımcı olmak amacı ile ekin biçme zamanı bir hafta izin alabilirmiş. Kış vakti yine doğal şartların zor olması sebebiyle gelinemezmiş. Ancak köyünden ölüm ve ailesinden hastalık haberi konusunda telgraf aldığında bir veya iki günlük izinle gelirmiş. Bartın’a görevli  olarak atanmayı istemesinde bir başka önemli istek konusu ise burada amcası Hacı Halil’in oğlu Deli EMİN'in (Emekli Topçu Yüzbaşı) ikamet etmesidir. Bartın Memleket Hastanesi lojmanında kalmadığı akşamlar amcasına gider, onun ailesine misafir olurmuş. Yine de köyünde gerçek ailesinden uzak olması sebebiyle Ulus Nahiyesine atamasını yaptırmış. Ulus nahiyesine bağlı tüm köyleri deyim yerinde ise adım adım gezip, frengi ve sıtma vb. hastalıklara karşı etkin mücadelede bulunmuş. Frengi ve Cüzam gibi hastalıkları o yıllarda mevcut ilaçlarla tedavi etmek çok zor ve etkisiz kalırmış. Terebentin ve cıva ile hazırlanmış vazelinli merhemler, cıva buharı tütsüsü, yaralı ve çıbanlı bölgelere sürülürmüş. Bu tedavi yöntemi yüzyıllardır tıbbi tedavilerde bakteri ve parazitleri dezenfekte etmek için sağlık memurları tarafından gittikleri yerde hazırlanır ve hastalıklı kişiye tatbik edilirmiş. Bazen metil cıva, yağ sürer gibi hastalıklı bölgeye serbest olarak elle dahi sürülürmüş. Sıhhiye askeri olarak başladığı ve sonrada sağlık memuru olarak devam ettiği tıbbi operasyonlar sırasında cıva içeren ilaç karışımlarının hazırlanması ve uygulanması sırasında serbest elle sürülmesinden  veya  buharından kaynaklanan,   yan etkilerine maruz kalmış.

 Ancak Ulus Nahiyesine tayin olduktan sonra, burada birkaç yıl düzenli sağlık memurluğu yapabilmiş. Frengi tedavisinde kullanılan cıva, bizmut ve iyot gibi maddelerle uzun yıllar serbest halde yakın temasta olması kendi organizması üzerinde toksin etkiler yaratmış. Kendisinin ve ailesi dahi sebebini bilmediği şekilde merkezi sinir sistemi bozulmaya başlamış.  1931 - 1932 yıllarında henüz 35 yaşlarında karşılaştığı bu tür sinirsel ve deprasif rahatsızlıktan çıkış yolu olarak, belki rahatlamak için Ulus merkezinden birkaç kafadar arkadaşı ile birlikte bazı günler içki alemleri yapmaya dahi başlamışlar.

İçki alemi masasına oturduğu kişiler ise o yıllarda Ulus Nahiyesinin ağa zadelerinden Emin Çavuş’un oğlu Faik, Avni KURU ve Soski lakablı arkadaşlarıyla birlikte olurmuş. İlerleyen yıllarda sigara ve içki kullanma alışkanlığı bir hayli artmaya başlamış. 1933 yılına gelindiğinde merkezi sinir sistemi ile ilgili ortaya çıkan rahatsızlık belirgin şekilde artış göstermiş. İşini yapamaz durumda ve çok asabi bir yapıya sahip olmuş. Aynı yıl sağlık memurluğu görevini bırakıp Aşağıköy’deki baba evinde istirate çekilmiş. Küçük kardeşi Murat ÇELEBİ tarafından İstanbul Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi kurucusu Mashar OSMAN beye dahi tedavi amacıyla getirilmiş. Mashar OSMAN  bey gerçek rahatsızlık nedeninin neden kaynaklandığını bilememiş olmalı ki ona “Sen artık dünya işlerini bırakacaksın, kendini ibadete vereceksin, böyle yaparsan ruhunu rahatlatmış olursun” demiş. Yani içki, alem, sigara vs. işleri bırak mesajını vermeye çalışmış.

Ahmet Efendi frengi, cüzam ve benzeri cilt hastalıklarının tedavisinde kullandığı karışım ilaçların yan etkirini başlangıçta biliyor olmalı ki, yıllar sonra içki ve sigarayı bırakmış, köydeki evinde inzivaya çekilmiş halde yanına gelmiş olan kişilerle yaptığı sohbetlerde, civa ve bizbut gibi karışım ilaçları hazırlama ve uygulaması sırasında kendi üzerinde oluşan toksit etkilerinin yıllar sonra kendi sağlığını bozduğunu söylemiştir.

İbn-i Sînâ’nın , orta çağda cıva buharını ilaç olarak ilk kez kullanmasıyla başlayan önceki yüzyıllarda cıvayla, bizmut ve iyotla tedavi edilmeye çalışılan frengi,  tıp tarihine müthiş bir buluş olarak giren penisilin ile kesin bir tedaviye kavuşmuştur.

 Ahmet Efendi sağlık memurluğundan ayrılmış olmasına rağmen kendini iyi hissettiği dönemlerde günlük yeğmiyeli olarak verilen sağlık taraması işlerine yanına ailesinden veya akrabalarından birini alarak gidermiş. Artık tedavilerde penisilin iğnelerini uyguluyormuş. Son olarak 1944 yılında Drahna bölgesinde sağlık taraması ve aşılama görevi yeğmiyeli olarak verilmiş. Drahna görevine oğlu Mesut ÇELEBİ refakatinde birer at sırtında beraber gitmişler. Bu türden görev almamış. Aynı yıl Ulus Nahiyesine İlçe statüsü verilmiş. Buna bağlı olarak Ulus İlçesine ait resmi teşkilatlanma ve kadrolar oluşturulmaya başlanmış.

Ahmet Efendi'nin diğer bir kardeşi olan 1907 doğumlu Hüseyin ÇELEBİ yaklaşık dokuz yıl asker kaçağı olarak Aşağıköy çevresinde yaşamış. Sinirsel yapısının bozulmasına kendi mesleki rahatsızlık verici ilaçların sebep olması yanı sıra bir de kardeşinin asker kaçağı olması bozmuş. Resmi ve yerel erkan karşısında, çevrede yaşayan eşi dostu nezlinde var olan itibarı bu olay nedeni ile iyiden iyiye sarsılmış. Adeta kendi kendini bitirmiş. Hatta bir ara babalarından kalan beraber oturmakta oldukları eve bir ara kaçak olan kardeşi Hüseyin ÇELEBİ geldiğinde iki kardeş çok yoğun tartışmışlar ve “Sen benim başımın belası mısın, yıllar süren itibarımızı yok ettin” diyen Ahmet Efendi sağlık memurluğu döneminden kalan beylik silahını kardeşine yöneltmiş, Evde tartışmaya tanık olan diğer aile fertleri elinden  silahı zor almışlar. Her iki gecede bir değişik saatlerde jandarma eve baskın yapar, asker kaçağı olan Hüseyin ÇELEBİ’nin eşi yani yerel halkın dilinde o yıllarda lakabı “Gınımış Garı” olan hanımı ve kardeşlerini sorguya çekerlermiş. Bir gün jandarmalar yine baskın yaptıkları bir akşam vakti Aşağıköy’deki evlerinden Gımımış Garı’yı ve kardeşi Murat ÇELEBİ ‘yi jandarmalar alıp, Şabanlar bölgesinde Kara Dut’un yanı dedikleri tepe üstü çimenlik bir yer vardır. Onun arka tarafındaki çukur yere indirip, çoluk çocuk köy halkının gözleri önünde görevli jandarmalar her ikisini birden falakaya yatırıp yaklaşık yarım saat “Nerede kocan, nerede ağabeyin diye”  döverek sorgulamışlar. Yüzleri gözleri morarmış, ayaklarının altı yara olmuş halde bir hafta topal halde yürüyerek köy işlerini yapmaya çalışmışlar. Günümüzde hala bu manzarayı o yıllarda çocuk olup da izleyen tanıklar hala anlatırlar. Heyecan ve korku içinde o yıllarda gözledikleri bu olay hakkında “Onların o bağırışları hala gözlerimin önünden gitmiyor” derler.

Merhum, Ahmet ÇELEBİ Efendi - Merhum Eşi, Ayşe ÇELEBİ ve Oğulları, Mesut ÇELEBİ (Beyaz renkli)

  Ahmet ÇELEBİ  1.70 m. boylarında, bünyesi zayıf, titiz bir adamdı. Hasta olup evinde istiraate çekildiği yıllardan itibaren Ulus merkezinden, İstanbul’dan veya hem uzak hem de yakın köylerden gelen misafirler, eş dost, akraba muhakkak onun yanına uğrar, saygın bir kişilik olduğunu bildiklerinden ona hürmet gösterirlerdi. Yaşı bir hayli ilerlemiş olduğu yıllarda dahi her yaş grubundan gelen misafirleriyle aynı yaşta olan birer arkadaş gibi iletişim sağlardı. Ben buna bizzat tanık oldum. Buraya kadar anlatmaya çalıştığım tarihsel içerikli bu konular hakkında bilgilerin çoğunu henüz 10 – 11 yaşlarında onunla yaptığımız sohbetler esnasında anlattığı bilgilerdir. Arkadaşlık ilişkilerini geçmiş dönemde o kadar güçlü kurmuş ki, kendisi çalışamaz durumda olduğu yıllardan itibaren Ulus merkezinden olan yakın arkadaşları ona ve ailesine yıllarca iaşe yardımları yapmışlar. Önceleri İlkokula giden büyük oğlu merhum Nadir ÇELEBİ’den sonra da Mesut ÇELEBİ vasıtasıyla Cuma günleri pazardan aldıkları yiyecekleri köye ona gönderirlermiş.

O yılları ve günümüzü karşılaştırırsak o dönem para değil insani değerler ve arkadaşlık hatırı ön planda tutulduğu görülmektedir.

Günümüz Abdipaşa Beldesinin tarihsel geçmişinden bu güne Çarşamba günleri pazarı kurulur. Çarşamba günleri Aşağıköy’den ve diğer köylerden dahi Abdipaşa’ya pazara özellikle hayvan pazarına hayvan satmak veya alabilmek amacı ile giderlermiş. Buradan akşama köye dönenlerden dahi iaşe gönderildiği olurmuş. Cuma günleri ve Çarşamba günleri pazara gidip köye dönenlerden ayrıca Cumhuriyet Gazatesini de gönderirlermiş.

Ahmet Efendi gerçek anlamda Türk Milliyetçisi ve Cumhuriyetçi, Laik çok ama çok ileri görüşlü bir kişilikti. Köyünde ve çevresinde aynı yaş gurubundan insanların Latin harfleriyle yeni yazıyı okuyup yazamaz durumda iken kendisi içinde yaşadığı toplumun çok ilerisinde görüş sahibi, ülke gündemini iyi takib ederdi. Ayrıca anlaşmazlığa düşüp de yanına akıl danışmaya gelen insanlara doğru yolu gösterirdi. Onun asabi özelliğini bildiklerinden fazla yormazlar, boş yere konuşmazlar, kısa ve öz konuşulmasını ister, eğer kişiden, konuşmalardan rahatsızlık duyarsa, yanına geleni de kibarca kovardı. Zaten onunla iletişim kurma yeteneği olmayanlar yanına gitmezlerdi. Bu tür kişiler ona “Cızır Ahmet” lakabını yakıştırmışlar. Köyde hasta olan kişileri evine geldiklerinde muayene edip, doktora sevk eder, pansuman yapar, doktorun verdiği iğneleri yapardı. Kırk yıl boyunca evi adeta köy sağlık ocağı gibi olmuştu.

 27 Mart 1979 yılında merhum olana kadar aşağıda resmi görülen, yaşamış olduğu evi yapatıran kişinin Aşağıköy sakinlerinden büyükbabası “Bıçakçı” olduğunu anlatırdı. Bıçakçı’nın erkek çocuğu olmamış, yalnız iki kızı sağlıklı yaşamış. Büyük kızını evlendirip o evden ayrılınca, zamanı geldiğinde ise küçük kızı  AYŞE’nin (d.1880 / ö.1938) üzerine, aşağıda soy seceresinde tarif ettiğim HÜSEYİN Çelebi oğlu Hacı HALİL’in (d.1840 / ö.1905) üçüncü çocuğu (ikinci oğlu) Demirci Kara MUSTAFA’yı (d.1872 / ö.1924) “İçgüveyi” damat olarak almış.

SIHHİYE MEMURU - AHMET ÇELEBİ ve KAINPEDERİ BIÇAKCININ EVİ

Ahmet ÇELEBİ Efendi'nin merhum olana kadar içinde yaşadığı, anne tarafından dedesi Bıçakcının Evi 

Ulus İlçesi – Aşağıköy / Aşağı Mahallede 1982 yılında sökülmüş olan Bıçakcı’nın evi, yaklaşık 150 yıl önce yapılmış (1832) olup, ön planda görülen merhum Ahmet Efendi’nin ölümüne kadar yaşadığı oda ve kepenkli pencereleri görülmektedir. Sağ taraftaki pencerenin yanında boydan boya karyolası vardı. Günün uzunca bir zamanını onun üzerine uzanmış halde, bazen uyanık, bazen gazete okur ve ardından kısa süreli uykular şeklinde geçirirdi. Sol ön cephede görülen pencerenin önünde yine boydan boya sedire denilen oturma grubu vardı. Yanına gelen misafirler veya hasta olan kişiler buraya karyolasına göre karşısında otururlardı. Yine sağ taraftaki pencerenin tam karsısında dip tarafta odaya giriş kapısı vardı. Kapıdan girişte sağ tarafta kapının yanında ateş yakılan ocak vardı. Bu tarif ettiğim mekan içinde ölümüne kadar tam 32 yıl geçirdi. Bazen birkaç saatliğine dışarı çıktığı olurdu.

HÜSEYİN Çelebi Oğlu / HALİL doğum. 1835 / ölüm. 1905

 

Hacı HALİL’in toplam altı çocuğu sağ olarak yaşamış. Dört erkek çocuk, iki tanesi de kız olmuş.

 

HÜSEYİN ÇELEBİ OĞLU HACI HALİL'İN EVİ

Hüseyin Çelebi oğlu Hacı Halil Evi - Yapım yılı 1840 / Söküm Yılı 1987 
SIRA NO

 ÇOCUKLARIN ADI

BAĞIL AİLE TARİFİ

 DETAYLI AÇIKLAMA

1

Kızı - FATMA

Kamil Efendi'in Hanımı, Ethem Ağa'nın üvey

annesi

 

Halihazır durumda Ulus İlçesinde ikamet eden, soyadı EKMEKÇİ olan aile  bireylerine ait üst soy seceresine göre onların büyükbabaları olan Kamil Efendinin hanımıdır. Daha sonraki yıllarda Kemail Efendi'nin diğer hanımından olan oğlu, merhum Ethem EKMEKÇİ, üvey annesi Fatma hanımın yeğeni ile yani erkek kardeşi Demirci Kara Mustafa'nın kızı Emine EKMEKÇİ ile evlenmiştir.

 

2

Oğlu - Gocagöz ALİ

 Gökmenoğlu İSMAİL (GÖKMEN)'in babası

 

Halihazır durumda Ulus – Aşağıköy nüfusuna kayıtlı, soyadı GÖKMEN olan aile  bireylerinin büyük dedeleridir.

 

3

Oğlu - Mıyız İBRAHİM

Berber Mehmet ALİ'nin babası

 

 

4

Oğlu - Deli EMİN

Zonguldak-Kozlu'da yaşayan

Hayriye TÜRÜTOĞLU'nunu babası

 

Osmanlı döneminde Edirne ve Çorlu bölgesinde Topçu Yüzbaşı olarak görevliyken 1922 yılında emekli olmuş. Son evlendiği eşi ve kızı Hayriye ile birlikte Bartın'a yerleşmiş. Burada vefat etmiş. Eski Kırtepe Mezarlığında defn edilmiş.

 

5

Oğlu - Kara MUSTAFA

Ahnet ÇELEBİ, Emine EKMEKCİ, Fatma

YILMAZ, Hüseyin ÇELEBİ, Murat ÇELEBİ,

Dilber TÜRKER ve Naciye ÇELEBİ'nin

babaları

Halihazır durumda Ulus – Aşağıköy nüfusuna kayıtlı, soyadı ÇELEBİ  olan aile  bireylerinin büyük dedeleridir.

6

Kızı - HATİCE

Ulus-Kıranharmanı mahallesinde

Cingan SATI'nın üvey annesi

 

 

 

Araştırma / Zafer ÇELEBİ

 

 

ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

 

Zafer ÇELEBİ

GSM 0535 308 16 56

E-Posta Gönderebilirsiniz........!

MSN Massenger İletişimi Sağlayabilirsiniz....!